MANARGA

GÜLÜN SİNESİNDE BİR DİYAR DEDEÇAM

Evet nihayetinde ikinci yılımızıda doldurduk. Uzun çaba ve uğraşlar neticesinde buralara kadar geldik. Hani yazar kadromuzun inatçılarıda olmasa pek yürüyecek cinsten değildi. Evet bu yılın blog ödülleri karşınızda…….

SABIR VE METANET ÖDÜLÜ: FAİK DURU

KALEM ÇÜRÜTEN ÖDÜLÜ: KOCAREİS

HİSTERİK YAZILAR ÖDÜLÜ: ETKA

KÜSKÜNLER ÖDÜLÜ: ASTRA, ELMASİYE, BENSU GÜL

KALEMİ UNUTANLAR ÖDÜLÜ: BENSU GÜL, ELMASİYE

KAFA YAZILAR ÖDÜLÜ: KAPTAN

HOŞGELDİN ÖDÜLÜ: KURŞUN KALEM

Bu sene ödüllerimizi Maşatta dağıtacaktık ama nasip olmadı. Bütün yazar kadromuza bir bardak demli çay ısmarlayacaktım. Nasip değişmiş. Şiiiiiiiiiiiiiiiiiiiit ödüllere kimse tebessüm etmesin.

Daha nice yıllar kalem çürütüp, fikir üretmek dileği ile…………………………………..

İnsanoğlu doyumsuz bir yaratık,

Ve o kadarda inatçı,

Çoğu zaman sevmekten ağır basıyor doyumsuzluğu ve inatçılığı,

Gözü aç, tamahkar değir, sebat ise hiç yok,

Manarga’nın kanayan bir yarasına barmak basmak istedik bu sever.

Miras ve toprak kavgası,

Senelerdir gelir giderim Manarga’ya. Yıllar yılı hep miras kavgasına şahit olmuşumdur. Aynı batından doğan kardeşler bir noktada buluşupta paylaşamazlar baba veya anne mirasını, okumaya devam edin…

Son tartışmalarda özellikle Manarga veya Yalvaç çevrelerinde yaşayan rumlar konusu çok tartışılmaya başlandı. Bu konulara yardımcı olacağını düşündüğüm bir  kaynaktan bazı bölümler akrataracağım. Aslınta tamamen alıntı yazılara sıcak bakmasamda, bu alıntıyı yapmak mecburiyeti doğdu. Tamamen yorumsuz…………

Yunanistan’ın Kuzeyinde küçük bir topluluk olan Makedonyalılar sonradan dil ve kültürlerini benimseyerek, Yunanlılaştılar.  Makedonya İmparatorluğu M.Ö. 725 yılında kuruldu. 33 yıl İran İmparatorluğuna bağımlı kaldı. M.Ö. 356 da doğan Büyük İskender Kral olduktan sonra, Anadolu’nun Batısı, Yunan etkisinde kaldı; Atina’ya bağlandı.

Büyük İskender M.Ö. 334 yılında Anadolu’ya çıktı. Çanakkale boğazından geçerek, İran’a vardı; İran İmparatorluğuna son vererek, daha Güneye indi; Suriye, Lübnan, Filistin devletlerini ele geçirdi. Mısır’a girdi. Afganistan’a vardı. M.Ö. 323′de 33 yaşında iken Babil kentinde öldü.

Büyük İskender’in ölümünden sonra daha 36 yıl, Anadolu’nun bir kısmı Yunan İmparatorluğunun egemenliği altında kaldı.

Makedonyalılar (Yunanlılar) devri; başta Isparta olmak üzere, özellikle ilçelerinden:

  1. Uluborlu
  2. Eğirdir
  3. Atabey
  4. Yalvaç

tarihleri bakımından pek büyük önem taşımaktadır.

Daha İranlı’lar zamanında içlerinde Isparta’nın da bulunduğu;

Bir önçeki yazımızda Manarga’nın insan faktörü ve toplumda insan faktörü hareketlerini ele almış idik. Bu yazımızda ise Manarga toplumunun örgütlenmesi ve hareket metodlarını ele almayı uygun gördük.

İnsanın nasıl hareket etmesi gerektiğini anlattığımız ilk yazımızda birlikte hareket etmenin önemine dem vurmuş ve mutlaka birlikte hareket edilmesi kanaatimizi bildirmiştik. Ama nasıl?

Bireysel hareketlerden öte toplu olarak hareket etmenin güç kazandıracağını ve hem fiziki hemde maddi açıdan hareket alanının daha geniş olacağını söyleyerek başlamak isterim. Manarga örgütlenme yapılarının amaç ve konularına göre ayrılması gerektiği kanısındayım. Tarımsal ve ticari faaliyetlerin bir Kooperatif örgütlenmesi ile, fikri, sosyal ve yardım konularının ise vakıf veya dernek adı altında yapılmasının uygun olduğunu düşünmekteyim.

Dernek veya Vakıf? okumaya devam edin…

Bakakalmak

Yorum yok

Tecrübe iki şekilde kazanılır. Yaşayarak ve gözlemleyerek!

Kimileri hayatta çok acı çekmeyi hayatta çok şey yaşamakla bir tutarlar. Ne kadar çok acı çekerse hayatı o derece iyi tanıdığını, anlamını çözdüğünü düşünür. Ama hayat sadece acı çekmekten ibaret değildir. Mutlu olmakla da hayat tecrübesi kazanılabilir. Yine de mutlu insanların hayatı iyi tanıdığını düşünmeyiz.

Aslında amacımız hayatı tanımak falan değildir, acıya ne kadar dayanıklı olduğumuzu başkalarına ispat etmektir de. Ama mutluluğu yakalamış olmak insanların gözünde bizi cesur ve dayanıklı kılmaz. Tersine tecrübesiz olduğumuzu düşündürür, bizi onların gözünde sözüne güvenilmez adam yapar.

Hayatı öğrenmek için ille de acı çekmemiz gerekmez. İyi bir gözlem ve kendini sıradan biri olarak düşünmek çoğu zaman bize yaşamadan tecrübe kazandırır. Yeter ki bakmayı bilelim.

Fotoğrafçılık niye bir sanattır?Bir şeyi resmetmek fotoğraf çekmek midir? Evet çoğu zaman fotoğraf çekmektir. Ancak çektiğin fotoğraflarda sen ve arkadaşların dışında birşeyler var olmaya başladığında bakmayı öğreniyorsun demektir. Sanat yapmak için bu da yetmez. Kadrajın içine giren nesler arasında ne kadar bir ilgi var? Onların kadrajdaki konumu hayatın hangi konumuna denk geliyor? İşte bu yüzden sen ve arkadaşının yanyana asker gibi dimdik durduğunuz resimlere bakmak tat vermez. Çünkü fotoğraftaki bu konum hayattaki bir konuma denk gelmez. Afgan kızı ya da akbabaların başında beklediği bebek fotoğrafı neden anlamlıdır? Bir deklanşör hareketiyle hayatın hangi konumunu resmedebiliyorsun, bir nesneyi fotoğramakla kaç yılı anlatabiliyorsun?

Fotoğraftan çıkmayı başladığın zaman bakmayı öğreniyorsun demektir. Gözlemlemek ise daha keskin bir bakışı, daha derin bir analiz yeteneğine sahip olmayı gerektirir.

Sitemiz daha verimli ve daha katılımcı nasıl olabilir fikri ile hareket ederek, yeni üye olacak bütün Manarga’lı arkadaşlarımızın üyelik kayıtlarını YAZAR olarak belirleme kararı almış ve bundan sonra yeni üye olan tüm arkadaşlarımız kendi yazılarını yayınlayabileceklerdir.

Ayrıca bundan önce kayıt olan tüm arkadaşlarımızın durumları üyelikten çıkartılıp yazar konumuna gececektir.

İnşanllah Manarga’nın buluşma platformu olmayı başara biliriz.

Ayrıca yayınlanan yazıların hakaret ve küfür içerikli olmamasına özen gösterilmesini rica etmekteyiz. Böyle bir yazı ile karşılaşıldığında derhal yayından kaldırılacaktır.

Buyurun değişik düşünce ve fikirlerinizi bekliyoruz.

Manarga Site yönetimi.

Prof. Dr. Ramazan KAPLAN, 1951 (1952′den tashih) yılında Isparta/Yalvaç’ta doğdu. İlk öğrenimini Dedeçam köyünde tamamladı (1964). Aynı yıl, Gönen İlk Öğretmen Okulu’nun parasız yatılı sınavlarını kazanarak öğretmen okuluna girdi. Bu okulun orta kısmını okuduktan sonra, müzik tahsili için, sınavla öğrenci alınan Ankara Erkek İlk Öğretmen Okulu bünyesindeki Müzik Semineri’ne gönderildi (1967). Ankara Erkek İlk Öğretmen Okulu’ndan 1970′te mezun oldu. 1970-1974 arasında ilk okul öğretmenliği yaptı. Öğretmen okulu mezunlarının mevcut diplomalarıyla üniversiteye alınmamaları nedeniyle, lise fark derslerini vererek (Maraş Lisesi, 1972) Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde yüksek öğrenime başladı (1974). Yüksek öğrenimini 1978′de tamamlayıp asistanlık için açılan sınav sonucu, aynı fakültenin Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü’ne asistan olarak atandı (1979). Öğrenci iken Çalışma Bakanlığı Yurtdışı İşçi Sorunları Genel Müdürlüğü’nde Şube Müdürü (1976-1978) ve asistanlığından önce de, çok kısa süreli olmak üzere, Ankara Atatürk Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak çalıştı.

Yüksek lisansını “Şiirimizde İkinci Yeni Hareketi” (1981), 1982′de başladığı doktorasını “Cumhuriyet Dönemi Türk Romanında Köy” (1987) konularında “Pekiyi” derece ile yapan KAPLAN; 1988′de Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı’nda yardımcı doçent, 1993 yılında doçent, 2000 yılında da profesör oldu. okumaya devam edin…

Sevgisini yüreğinin en ücra köşelerinde yaşayardı. Korkardı sevdiğine dokunmaya………….

Gözlerinin içine baktı sevgilisinin. Bahar aylarında yeni çıkmış dalların taze yaprakları gibi yeşildi. Öpse o güzel yeşil tonunun kaybolup gideceği hissi vardı içinde. Ellerine dokunsa ipeksi teninin yok olup gideceğini, yanına sokulsa teninin kokusu, saçlarına dokunsa, rüzgarın ahengine kapılan ince tellerinin yok olup gideceğini inandırmıştı kendini. Korkuyordu işte dokunmaya. Uzaktan sevmek, masum geliyordu ona. Yüreği karadenizin dalgaları gibi hırçındı. Sevgilisini dalgalara hapsetmiş, gönlüne liman kurmamıştı. Boran kopan dalgaların güzelliğine salmıştı yarinin sevgisini………………………

İrkildi birden, kapının önünde bir çift çağla yeşili gözleri görünce,

Ne güzeldi, bakışlarının içinde kaybolmak istedi. Olmadı…………………

Odanın içinde hırçınca dolanan sevdiceğine baktı. Kardelen çiçeğinin beyazlığı teninin kadifeliği yüreğini dağladı, kor eğledi. Gözü sadece güzelliklerine vurulmuştu, yegane dolanması…….. Kardalen boynunu kar kaplı ovadan çıkarmış, güneşe sevdalanmışta soğuktan sevdası yüzünden esen kış rüzgarları ile bükülüvermiş boynu… Bende öyle işte sevdalımı görüpte ölümü göremeyenlerdenim. Bir kor değil yüreğimdeki bin kor gonca gül oldu. Görmez gerisini kendinden başka yakanı…..

Elmacık kemiğinin yarım ay şeklindeki kıvrımına baktı. Bir kriltal tanesi elmacık kemiğinin üzerinde hilal gibi kıvrımdan süzülerek yanağından çenesine ilerleyip boşlukta sonsuza sürüklendi. Gözyaşı acının emarisimi acaba? Yoksa sevincinmi?

Sokulmak istedi birden. Sıcacık nefesi ile yoğrulmak. Gözyaşlarından süzülen yaşların geldiği yüreğe kafasını koymak istedi. Teninin pürüzsüzlüğünü parmaklarının ucunda hissetmek. Fütursuzca sevmek istedi…………………

Açmış gonca gölün yapraklarına dokununca, gonca gülün narin yapraklarının dökülmesinden korktu. Ya o güzellik darmadağın olup boşlukta süzülürse………..

Sevmenin en acı yönü dokunmadak sevmek olsa gerek…..

Kız eline bile bir defa sıcacık tutulamayışına üzüldü yıllardır. Sinesinde uyuyamadığına, sevmenin kalp ile birlikte kollarında sıcaklığını hissetmek olduğunu düşünüyordu.

Ağladı…………….. Ağladı………… Ağladı………………

Ve kaybolup gitti içindeki yanan kor, yüreğinin üstüne bir defa gözyaşları düşmüştür………….

Gecesini gündüzüne katarak çalışan bir hizmet delisi. Kur’an-ı anlayabilmek için sabahlara kadar kitap okuyan bir Hak aşığı. Geleni boş çevirmeyen, kendi lokmasını paylaşan bir öğrenci dostu. Anadolu’yu karış karış gezerek konferanslar veren bir “Uzun Mesafe Koşucusu”. Hemen hemen her sivil toplum kuruluşunda çalışmış, siyasi ve entelektüel çevrenin çok iyi tanıdığı Kemal Kelleci’den bahsediyorum. Kimdir derseniz, resmi bir sıfatı yok ama o yukarıdakilerin hepsi ve daha fazlası. Kelleci ile 75 yıllık mücadelesini konuştuk.

SAĞ CENAH BENDEN SORULURDU

1934 Isparta Yalvaç Dedeçam doğumlu olan Kelleci’nin okul hayatı çok zorluklarla geçmiş. Belki kendisine gelip, “okumak istiyorum ama maddi durumum yeterli değil” diyen kimseyi geri çevirmeyip burs bulması bu dönemde yaşadıklarından. İlkokulu bitirince Ankara’da yaşayan babasının yanına okumak için gelmiş. Sanat enstitüsüne başlamış. Kahvelerde mum ışığında ders çalışmış. 5 kilometre yürüyerek okula gidip gelmiş. Askerliğini öğretmen olarak Rize’de yapan Kelleci burada İslam’ı sevdirmek için konferanslar vermeye başlamış. Ankara dönüşünde ise siyasi ve sosyal çevrelere dalmış. “Aydınlar Kulübü diye bir hareket kurduk Recep Doksat’la. Metin Tepe’ye yardım ettim, Akıncılara yardım ettim, Büyük Doğu’yu kurduk. Türk Ocağı Gençlik Kolları’nı ben kurdum, yönetiyordum. Milli Nizam’ın işlerine koştum. Yurt işlettim. Burs buldum. Konferansları seminerleri panelleri ben organize ediyordum. Ali Fuat Başgil ve Menderes’in çalışmalarına katıldım. Bütün bunların ayak işlerine ben koştum. Sağ kesimde ne kadar dernek, örgüt varsa, özel işlerini, genel işlerini ben yapıyordum.” Böylece sağ kesimde bilinen bir isimdir artık Kelleci. Gece sabahlara kadar dernek çalışmalarında, sohbetlerde, konferanslardadır.

SIRTINDA Fİ ZILAL TAŞIDI

Ancak Kelleci’nin koşuşturmacası sadece siyasi hareket bazında değildir. O Kur’an’ın ve İslam’ın anlaşılabilmesi için de çok çalışır. Anadolu’ya sırtında ciltlerce Fi Zılal tefsiri taşır. “Ankara’ya geldiğimde kitap yok. Sadece ‘32 Farz’, bir de Sami Arslan’ın ‘Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı’ var. Kaynak aradık. O zaman Elmalılı’yı anlayabilecek pek kimse yoktu. Mehmet Vehbi Efendi’nin tefsiri de ağır. İsmail Hakkı Şengüler ve Bekir Karlığa Seyyid Kutub’un Fi Zılal’ini tercüme ettiler. Bana yüzde elli indirimli verdiler. Adım adım Anadolu’yu dolaşıp dağıtımını yapmaya başladım.” Fi Zılal Kelleci’yi çarpar. Oturup gözleri kızarıncaya kadar okur, okur, okur. İslam’ın anlaşılabilmesi için Necip Fazıl’ın konferanslar vermesi gerektiğini düşünüp, konferanslar düzenlerler. Üstad’la bu dönemde tanışır. Sezai Karakoç’u ise Saatçi Musa’nın dükkanında dinlerken keşfeder. Kitaplarını elinden düşürmez olur. okumaya devam edin…

Zaman denen kavram  şimdilerde ne kadar hızlı akıp gidiyor .farkında olamıyoruz hiç birseyin,  ellerimizden akıp gidiyor .Degerini sonradan anladıgımız  ve bizi pismanlığa sürükleyen  boğzumuzda düğüm bırakan seyler birikiyor biz gözümüzü acıp kapayana kadar..

Oysa bizim zamanımızda öylemiydi cok uzak bi zaman deil nerden baksanız 15 yıl once…

Anın tadına varmak derlerler ya  agzınızda tadı kalır bazı seylerin öyleydi benim cocuklugum. Bilgisayarlar  ozamanları hayatımıza bu kadar hakim olmamıştı. Sosyal paylasım siteleride yoktu ozaman postacının yolunu beklerdık  sevdiklerımızden gelcek iki satırıla özlem gidermek için.. Birde sütcüyü beklerdim camda  mavi önlügümle; taki paket sütü sağlıklı süt olana  kadar.Ozamanları Müge Anlıda meşur degildi bu kadar ,daha dogrusu kimsenin gözü yoktu komşusunun cocuğunda, kızında.. sokaklar bizimdi  aksam ezanına kadar.

Tatil kavramı bizim için köydü, ebeyi dedeyi görmekti. Günlerce hazırlık yapardık, hayaller kurardık yatmadan önce. Gün kavramım yoktu yatcaz kalkcaz ..köye gitcez dıye anlatırdı ablam…Öyle büyük isteklerimiz olmuyordu simdiki cocuklar gibi, dedemin cebinde cıkan  ama tadını  o cepten alan hobbıyıdı bizim büyük sevincimiz.  Şimdiki gibi köyümüzde  büyük marketler yoktu . Yesil demirlikler ardında bi bakkal vardı .Şimdilerde önünden geçince uzun uzun baka kaldıgım..  En büyük heycanımızda inekleri , okuldan dönen cocuk misali ,harman almaya gidisimizdi. Yaklastıkları görünce  ebemin eteginin arkasına saklanırdık ablamla.. Ozamnları dondurmacı gelirdi  dügünlere  tencerlerde dondurma alırdık ,kasık kardeşligi yapıp .Haşhaşlardan çıngırak, mekke püskülerinden de bebek yapardık. Gerceklerı yok dedildi vardı ama bize cazip gelen onlardı. Ozamanları pazar günleri şenlik gibi olurdu , uzanır giderdı urbacılar belediyeye dogru . Daha neşe doluydu insanlar. Bir cenaze oldumu köyde  kücük, büyük herkez yasa boğulurdu .Dügün olmazdı bi kac gün oysa şimdi .. acılarımız mı hafıfledı yoksa artık duyarsızlastık mı? Doydugumuz yerlere dönüş vakti geldimi gözlerimiz dolardı..

Dedigim gibi cok deil 15 yıl önceydı benim cocuklugum…  Biz büyüdük hayatta büyüdü artık ellerımızden tuttup ,bize merhamet etmiyor .. Farkında olmanın farkına vardık.. Umursar olduk bazı seylerı.Hastalıgı ,sağlığı ,ölümü gördük en yakınlarımızda… Aglamayı ögrendik annemizin kolları olmadan.. Ne kadar acı versede meydan okuduk zaman zaman ona buna…

Şimdilerde degerini bildirmek için hızlı hızı akıp giderken biz hala uslanmadık . Ardımıza dönüp anılara sarılıyoruz. Eskı fotolara bakıp önce gülümsüyor sonra içimiz sızlıyor kaybettiklerimizi görünce.

Powered by WordPress Web Design by SRS Solutions © 2010 MANARGA Design by SRS Solutions